
|

|

Yılmaz Güney 1937 yılında Adana'nın Yenice köyünde topraksız
köylü bir ailenin çocuğu olarak doğdu. Ortaokul ve Lise öğrenimini Adana'da tamamladı. Lise yıllarında,
bisikletiyle sinemadan sinemaya on altı milimetrelik film bobinleri taşıyarak sinemaya ilk adımını
atar. Sinema sektörüyle ilk kez And Film'in pursantaj memurluğunu yaparak temas kurdu. Lise ikinci sınıftaydı.
Bu görevi nedeniyle yakın illerde sinemaları dolaştı, bu dönemde ilk öykülerini verdi. Nihat Ziyalan
ve Özdemir İnce ile bu dönemde tanıştı ve edebiyat dergilerinde öyküleri yayınlanmaya başladı.
1955 yılında liseyi bitirmesinin ardından Ankara Üniversitesi Hukuk
Fakültesi'ne kaydolan Güney, Adana'ya döndü ve Dar Film'de çalışmaya başladı. İşi için
de uygun olduğu için İstanbul'a geçen Güney, İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi'ne kaydoldu ve
bu dönemde sinemaya ciddi olarak adım atmasını sağlayan Atıf Yılmaz ile tanıştı.
Bu Vatanın Çocukları ve Alageyik filmlerinde senaryoculuk
ve yönetmen yardımcılığı yaparak kamera arkasında ilk görevlerini aldı. Yılmaz
Güney bu dönemde senaryocu, oyuncu ve yönetmen yardımcısı olarak çalıştı. Oyuncu ve senaryocu
olarak hızla sivrildi. Dönemin siyasal öğrenci hareketlerinin içinde yeralan Güney, bu dönemde hem sol ile
temasını artırdı hem de sinemayla ilişkisi daha üretken bir zemine doğru yol aldı.
Bu dönemde senarist Vedat Türkali, yönetmen Atıf Yılmaz ve asistanı Yılmaz Güney diğer öğrencilerle
olayları filme çekmenin yollarını konuştular. On Üç adlı dergide 1956 yılında
yayınlanan Üç Bilinmeyenli Eşitsizlik Sistemleri adlı öyküsünde komünizm propagandası
yaptığı gerekçesiyle 1961 yılında hapse mahkum edildi ve film setinden alınıp götürüldü.
24 ayını cezaevinde geçirdi. Boynu Bükük Öldüler adlı romanı bu dönemin ürünüdür. Güney, cezaevi
günlerini hep biriktirme, yeni projeler için yoğunlaşma ve siyasal bilincini olgunlaştırma yönünde
değerlendirdi. İlk kez hapse giren Yılmaz Güney, hayatının muhakemesini yapar, kendini yeniler
ve düşünsel yapısını geliştirir. Kendisine bir misyon biçer, bunu nasıl gerçekleştireceğinin
hesaplarını yapar. 63'ten itibaren yaptığı filmlerde oyuncu olarak giderek artan bir popülarite
kazandı ve beyaz temiz yüzlü jönlerin saltanatını yerlebir etti. Yılmaz Güney bu dönemde genellikle
ezilen, aşağılanan, yenilen ama sonunda isyan eden ve başını dik tutan kişileri oynuyordu.
Güney'in senaryolarını da yazdığı bu filmlerde izleyiciler bu tiplerle kolaylıkla özdeşleşiyordu.
Ancak bu dönemin filmleri genellikle Yeşilçam kalıpları içinden çıkamadı. Çirkin Kral adı
ve miti bu dönemin eseridir. 1964'te rol aldığı 10 Korkusuz Adam filminde hiç konuşmayan,
sürekli arka cebinde taşıdığı konyağı içen bir ayyaşı canlandırır. Bu
rol, filmde fazla bir önem taşımadığı halde, Yılmaz Güney'in göründüğü sahnelerde sinema
salonları inler. Böylece Yılmaz Güney bir mitos haline gelmeye başlar ve senarist ve oyuncu olarak birçok
filmde görev alır. Hudutların Kanunu ile başlayan Seyyit Han ile işaretini veren bu süreçten çıkışın
en anlamlı meyvesi ise sinemamızın en önemli yapıtlarından biri olan Umut oldu.
Umut çıkışı olmayan mutsuz çabaları gerçekçi bir biçimde betimledi. Güney, Antalya ve Adana Film
Festivallerinde aldığı en iyi oyuncu ödüllerine Umut ile Adana'da aldığı En İyi Film
ödülünü ekledi. Türk sinemasında yer yerinden oynar. Umut, Yılmaz Güney'in başyapıtlarından
biridir. Ayıca Türkiye'de devrimci sinemanın da ilk ve en iyi örneklerinden biridir. Bu filmi, Acı, Ağıt, Baba, Arkadaş ve Endişe takip eder. Güney
bilinçli bir şekilde toplumsal sorunlarla uğraşmaya başladığı oranda sansürle de başı
ağrımaya başlamıştır. 1972 yılında Mahir Çayan ve arkadaşlarına yardım
ettiği için tutuklanan Güney, bu kez dünyada tanınmış bir sinemacı olarak büyük bir desteği arkasına
aldı. Siyasal bilincinin gelişiminin sonuçlarını çıkar çıkmaz çekmeye başladığı
Arkadaş filminde ortaya koydu. Büyük ilgi gören ve tartışılan bu film Çirkin Kral'ın
kendisiyle olduğu kadar Çirkin Kralcılarla da hesaplaşması anlamına geliyordu. Bu filmiyle Yılmaz
Güney, tarafını nihai olarak sınıfsız bir dünyanın gerçekleşmesi yönünde belirlemiştir.
1974 yılının 13 Eylül'ünde yaşanan Yumurtalık provokasyonu sonrasında 19 yıl hapse
mahkum edildi. Uzun hapislik döneminde çevrilen filmleri cezaevinden yönetilmeleriyle tarihe geçtiler. Sürecin tümünü
yöneten kişinin "içerde" olduğu bu filmlerde yapım sürecinin kollektivizasyonu ve filmler için yapılan
araştırmalar, okuma ve tartışmalar yeni bir anlayışı geliştirdi. Endişe,
İzin, Bir Gün Mutlaka, Düşman, Sürü ve Yol filmleri bu dönemin ürünü oldu. 1979'da çekilen Sürü ve 1981
yılında çekilen Yol ile yurtdışında önemli ödüller alır. Yol, Cannes Film Festivali'nde
Altın Palmiye kazanır. Cezaevinde 7 yıl 1 ay yattıktan sonra Isparta cezaevinden kaçarak Fransa'ya
iltica etti.
“Bana kendi dilinde
bir şarkı söyle, Kimin adına olursa olsun, Yeter ki çığlığın senin olsun, Belki
anlamam dediğini ama, kendi dilinde olsun (...)” Emel Mesçi’nin bestelediği, bu şiirinde
olduğu gibi kendi dilinde son bir film çekti. Fransa’da 1984 tarihinde çektiği Duvar’dan
sonra aynı yılın 9 Eylül’ünde henüz 47 yaşını sürerken, Paris’te kansere yenik
düştü Ankara Merkez Kapalı Cezaevi sübyan koğuşu isyanı sonrasında yazılan Soba, Pencere Camı ve iki Ekmek istiyoruz adlı bir roman ve
daha sonra Duvar/Le Mur olarak değiştirilen Camları Kırın Kuşlar Kurtulsun
adlı bir film kalıyor ondan son olarak. 1981 yılında Türkiye’den kaçarak sığındığı
Fransa’da, yaşamından geriye kalan üç yıllık kısa zaman diliminde yaptığı
işlerden biriydi Duvar filmini çekmek. Sonunda, kahramanları ile hapishanenin adeta özdeşleştiği
Güney filmlerinin son ve en belirgin örneğini veriyordu. Oyuncu ya da yönetmen olarak birçok filmde hapishane
hep “kötü yazgı”nın, “kıstırılmış olmanın” ya ilk ya da son
durağıydı. Gerçek yaşamında olduğu gibi filmlerinde de hapishaneyle içiçe oldu, bu kapalı
mekanları kahramanların neredeyse vazgeçilmez mekanı haline getirdi. Prangasız Mahkumlar’da
afdan yararlanan bir mahkum, İkisi de Cesurdu’da cinayet suçundan yattığı hapishaneden yeni çıkan bir
kişiydi. Zımba Gibi Delikanlı’da çaresizlikten veznedarı soyup, istemeyerek de olsa adam öldürünce
hapsi boyladı. Zavallılar’da hapishane işsiz, güçsüz ve çaresiz insanlar için bir sığınak,
karınlarını doyuracak bir başka mekan oldu. Baba filminde ise kahramanımız ailesini geçindirmek
umuduyla işlemediği bir suçu üstlenerek gitti mapushaneye. Son filmi Duvar’da da hapishaneyi öne çıkararak
yaşanılan, yaşanmak zorunda kalınan bir yer olarak filmin ana konusu yaptı.
Yılmaz Güney, aydın kimliğinin sorumluluğunu
taşımış ve bedelini ödemekten kaçınmamıştır.
Büyük
usta Onat KUTLAR 'ın bir yazısını aktarıyoruz :
Yılmaz Güney ve Sinemamız
Yılmaz Güney'in sanatsal yaşam öyküsü, sadece Türk Sineması bakımından değil, dünya
sineması bakımından da benzerine pek rastlanmayan özellikler taşır. Türk ve dünya sinemasında,
önceleri tanınmış bir oyunucu iken, sonradan film yönetmeye başlayan sanatçılar vardır ama
sayıları çok değildir... Ama daha az rastlananı sinema kariyerine popüler filmlerde aktörlükle
başlayıp, sonunda ödünsüz, kaleteli filmler yapan sanatçılardır. Bu, bir yaşam planı, bir
tutku, ömür boyu unutulmayan bir amaç gerektirir. Yıllarca yüzden fazla filmde aktör olarak rol alan, Türk Sineması'nın
en sevilen star'ı düzeyine yükselen, "Çirkin Kral" adıyla milyonlarca seyircinin hayranlığını
kazanan popüler bir yıldız'ın, günün birinde tüm ününü, yaygınlığını tehlikeye
atarak, ödünsüz, kaliteli filmlerin yönetmenliğine karar vermesi, çok rastlanan olaylardan değildir. Yılmaz
Güney, sinemada bunu gerçekleştirdi.Bu anlamda Yılmaz Güney, Türk Sineması'nda yanlızca yöntem
olarak değil, aktör olarak da, kendisinden sonra gelenlere önemli bir örnek oluşturdu. 1970 - 80 arası
bir düzine genç yönetmen, onun ödünsüz ve gözüpek gerçekliğini benimsediği gibi, birçok genç aktör
de, kaliteli filmlerde oynamayı, ilkeli davranmayı benimsedi. Bu anlamda öncülük, Yılmaz Güney'in sinema
sanatımızdaki yerini konumlarken kullanabileceğimiz en geçerli sözcüktür. Yılmaz Güney bir öncüydü.Yılmaz
Güney'in sinemamıza getirdiği ikinci önemli yeniliğin kaynağında ise, onun 1970'te yaptığı
Umut filmi bulunmaktadır. Türk Sineması, Yılmaz Güney'den öncede gerçekçi denemeler yapmıştır.
Ama bu filmler, Yeşilçam ın geleneksel abartılı ve melodramatik uslubundan kurtulamamıştır.
Buna karşılık Umut, hem senaryosu ve oyuncularının olağanüstü başarısıyla,
ülkemizin gerçeklerini, kırsal kesimin sert ama insancıl atmosferini güçlü bir biçimde dile getirmiştir,
tüm Türk ve yabancı seyirciler için inandırıcı olmuştur.Yılmaz Güney'in sinemasındaki
üçüncü önemli özellik, bir tür popüler içtenlik, tutarlılıktır. Mazlum yiğitlik, erkeksi sevecenlik,
utangaç atılğanlık, kurnaz saflık, gerçekçi fantaziseverlik gibi çelişik duygu, tavır ve
değerleri günlük yaşam içinde bir tür senteze ulaştıran popüler kimlik, en parlak temsilcilerinden
birini Yılmaz Güney'de bulmuştur. Onun her filminde, sadece kendisinin değil, uçsuz bucaksız Anadolu
bozkırlarında yıllarca düşler kurup günün birinde büyük kentlere gene düşler içinde giren
ama o susuz topraklardan da hiçbir zaman kopmayan sayısız delikanlının tozlu ayak izlerini bulmak
mümkündür. Bu yüzden Güney'in sineması, anlattığı insanların yazgısıyla sıkı
sıkıya bağlıdır. Bu yüzden tematik bir tutarlılığa, bir öze sahiptir.Bu öze uygun
sinema dili ise, Güney'in sanatının dördüncü özelliğini oluşturur.
Birçok yazı ve söyleşisinde, okurun yüreğine dokunan bir duyarlılıkla anlattığı
gibi, yazğısını paylaştığı gençlerle birlikte o da ilk sinema kültürünü kenar mahalle
sinamalarında gösterilen Amerikan seriallerinden, westernlerden almıştır. Gene Anadolu'nun sert gerçekleri
ortasında bir sanatsal eğilim göteren her genç gibi o da Rus ve Amerikan romancılarından geçerek
Orhan Kemal, Yaşar Kemal'le beslenmiştir. Böylece nasıl filmlerin içeriğinde toplumcu değerlere
bireysel kahramancılık içiçe yaşamışsa dilinde de western dramatik örgüsü ile belgesel gerçekçi
anlatım özel bir alaşım oluşturmuştur.Yılmaz Güney'in altı çizilmesi ve incelenmesi
gereken bir başka konu, feodal ahlaki değerlerle sürekli bir hesaplaşmadır. Bu hesaplaşmanın
serinkanlı bir eleştiriden çok "trajik bir boy ölçüşme" olduğunu söylemeliyim, Yerleşik ahlak
değerleri, töreler öylesine aşılmazdır ki, tüm insani acılara rağmen kurtuluş yolu bulunamaz.
Bu nedenle Yılmaz Güney'in birçok filminin yapısı melodram olmaktan kurtulur, trağedya'ya dönüşür.Yılmaz
Güney, hem yazar oluşundan gelen beğeni düzeyi, birikimi ile, bir de adeta sezgisel sinemacı yeteneği
ile yönettiği her film de, filmlik atmosferi orijinal bir biçimde yakalamayı bilmiştir. Hemen hepsi yakın
sinema tarihimizin klasikleri arasında yer alan Umut, Ağıt, Acı, Arkadaş, Seyyit Han gibi
filmler, bugün içinde ilginç değerler taşımaktadır. Ancak bu noktada, acı bir gerçeği de
vurgulamakta da yarar görüyorum: Başta Umut olmak üzere Türk Sineması'nın son otuz yılda gerçekleştirdiği
en önemli filmleri yapmış, yapıtları toplu gösterilerle dünyanın dört köşesinde sürekli gösterilen
ve Paris'te ünlü Chailot Sarayı'ndaki Sinema Müzesi'nin giriş kapısını fotograflarıyla süsleyen
bu değerli yönetmenimizi genç kuşak Türk seyircisi tanımaktadır. Avurpa Topluluğu'na girmek için
can atan, insan hak ve özgürlüklerine sayğılı olduğunu her fırsatta ilan eden bir ülkenin en önemli yönetmenlerinden,
sanatçılarından birini yasaklaması kadar yanlış ve çağdışı bir uygulama olamaz.
Türk Sineması ve onun içinde yer aldığı Türk kültürü bu utancı taşımamalıdır.
Hayat bize mutlu
olma sansı vermedi sevgili... Biz kendimizden baska herkesin üzüntüsünü üzüntümüz, acısını acımız
yaptık çünkü. Dünyanın öbür ucunda, hiç tanımadığımız bir insanın gözyaşı
bile içimizi parçaladı.
Kedilere ağladık, kuşların
yasını tuttuk. Yüreğimizin yufkalığı kimi zaman hayat karşısında bizi zayıf
yaptı. Aslında ne güzel şeydir insanin insana yanması sevgili... Ne güzeldir bilmedigin birinin
derdine üzülebilmek ve çare aramak... Ben, bütün hayatımda, hep üzüldüm, hep yandım. Yaşamak ne
güzeldir be sevgili...
Yaşamak ne güzeldir... Sevinerek,
severek, sevilerek, düşünerek... ve o vazgeçilmez sancılarını duyarak hayatın...
Yılmaz Güney
Yılmaz Güney 1937 yılında Adana'nın Yenice köyünde topraksız köylü
bir ailenin çocuğu olarak doğdu. Ortaokul ve Lise öğrenimini Adana'da
tamamladı. Lise yıllarında, bisikletiyle sinemadan sinemaya on altı
milimetrelik film bobinleri taşıyarak sinemaya ilk adımını atar. Sinema
sektörüyle ilk kez And Film'in pursantaj memurluğunu yaparak temas
kurdu. Lise ikinci sınıftaydı. Bu görevi nedeniyle yakın illerde sinemaları
dolaştı, bu dönemde ilk öykülerini verdi. Nihat Ziyalan ve Özdemir İnce ile
bu dönemde tanıştı ve edebiyat dergilerinde öyküleri yayınlanmaya başladı.
1955 yılında liseyi bitirmesinin ardından Ankara Üniversitesi Hukuk
Fakültesi'ne kaydolan Güney, Adana'ya döndü ve Dar Film'de çalışmaya
başladı. İşi için de uygun olduğu için İstanbul'a geçen Güney, İstanbul
Üniversitesi İktisat Fakültesi'ne kaydoldu ve bu dönemde sinemaya ciddi
olarak adım atmasını sağlayan Atıf Yılmaz ile tanıştı. Bu Vatanın Çocukları
ve Alageyik filmlerinde senaryoculuk ve yönetmen yardımcılığı yaparak
kamera arkasında ilk görevlerini aldı. Yılmaz Güney bu dönemde senaryocu,
oyuncu ve yönetmen yardımcısı olarak çalıştı. Oyuncu ve senaryocu olarak
hızla sivrildi. Dönemin siyasal öğrenci hareketlerinin içinde yeralan Güney,
bu dönemde hem sol ile temasını artırdı hem de sinemayla ilişkisi daha
üretken bir zemine doğru yol aldı. Bu dönemde senarist Vedat Türkali,
yönetmen Atıf Yılmaz ve asistanı Yılmaz Güney diğer öğrencilerle olayları
filme çekmenin yollarını konuştular. On Üç adlı dergide 1956 yılında
yayınlanan Üç Bilinmeyenli Eşitsizlik Sistemleri adlı öyküsünde komünizm
propagandası yaptığı gerekçesiyle 1961 yılında hapse mahkum edildi ve film
setinden alınıp götürüldü. 24 ayını cezaevinde geçirdi. Boynu Bükük Öldüler
adlı romanı bu dönemin ürünüdür. Güney, cezaevi günlerini hep biriktirme,
yeni projeler için yoğunlaşma ve siyasal bilincini olgunlaştırma yönünde
değerlendirdi. İlk kez hapse giren Yılmaz Güney, hayatının muhakemesini
yapar, kendini yeniler ve düşünsel yapısını geliştirir. Kendisine bir misyon
biçer, bunu nasıl gerçekleştireceğinin hesaplarını yapar. 63'ten itibaren
yaptığı filmlerde oyuncu olarak giderek artan bir popülarite kazandı ve
beyaz temiz yüzlü jönlerin saltanatını yerlebir etti. Yılmaz Güney bu
dönemde genellikle ezilen, aşağılanan, yenilen ama sonunda isyan eden ve
başını dik tutan kişileri oynuyordu. Güney'in senaryolarını da yazdığı bu
filmlerde izleyiciler bu tiplerle kolaylıkla özdeşleşiyordu. Ancak bu dönemin
filmleri genellikle Yeşilçam kalıpları içinden çıkamadı. Çirkin Kral adı ve
miti bu dönemin eseridir. 1964'te rol aldığı 10 Korkusuz Adam filminde hiç
konuşmayan, sürekli arka cebinde taşıdığı konyağı içen bir ayyaşı canlandırır.
Bu rol, filmde fazla bir önem taşımadığı halde, Yılmaz Güney'in göründüğü
sahnelerde sinema salonları inler. Böylece Yılmaz Güney bir mitos haline
gelmeye başlar ve senarist ve oyuncu olarak birçok filmde görev alır.
Hudutların Kanunu ile başlayan Seyyit Han ile işaretini veren bu süreçten
çıkışın en anlamlı meyvesi ise sinemamızın en önemli yapıtlarından biri olan
Umut oldu.
Umut çıkışı olmayan mutsuz çabaları gerçekçi bir biçimde betimledi.
Güney, Antalya ve Adana Film Festivallerinde aldığı en iyi oyuncu
ödüllerine Umut ile Adana'da aldığı En İyi Film ödülünü ekledi. Türk
sinemasında yer yerinden oynar. Umut, Yılmaz Güney'in
başyapıtlarından biridir. Ayıca Türkiye'de devrimci sinemanın da ilk
ve en iyi örneklerinden biridir. Bu filmi, Acı, Ağıt, Baba, Arkadaş ve
Endişe takip eder. Güney bilinçli bir şekilde toplumsal sorunlarla
uğraşmaya başladığı oranda sansürle de başı ağrımaya başlamıştır.
1972 yılında Mahir Çayan ve arkadaşlarına yardım ettiği için tutuklanan
Güney, bu kez dünyada tanınmış bir sinemacı olarak büyük bir desteği
arkasına aldı. Siyasal bilincinin gelişiminin sonuçlarını çıkar çıkmaz
çekmeye başladığı Arkadaş filminde ortaya koydu. Büyük ilgi gören ve
tartışılan bu film Çirkin Kral'ın kendisiyle olduğu kadar Çirkin Kralcılarla
da hesaplaşması anlamına geliyordu. Bu filmiyle Yılmaz Güney, tarafını
nihai olarak sınıfsız bir dünyanın gerçekleşmesi yönünde belirlemiştir.
1974 yılının 13 Eylül'ünde yaşanan Yumurtalık provokasyonu sonrasında
19 yıl hapse mahkum edildi. Uzun hapislik döneminde çevrilen filmleri
cezaevinden yönetilmeleriyle tarihe geçtiler. Sürecin tümünü yöneten
kişinin "içerde" olduğu bu filmlerde yapım sürecinin kollektivizasyonu ve
filmler için yapılan araştırmalar, okuma ve tartışmalar yeni bir anlayışı
geliştirdi. Endişe, İzin, Bir Gün Mutlaka, Düşman, Sürü ve Yol filmleri bu
dönemin ürünü oldu. 1979'da çekilen Sürü ve 1981 yılında çekilen Yol ile
yurtdışında önemli ödüller alır. Yol, Cannes Film Festivali'nde Altın
Palmiye kazanır. Cezaevinde 7 yıl 1 ay yattıktan sonra Isparta
cezaevinden kaçarak Fransa'ya iltica etti.
“Bana kendi dilinde bir şarkı söyle, Kimin adına olursa olsun, Yeter ki
çığlığın senin olsun, Belki anlamam dediğini ama, kendi dilinde olsun (...)”
Emel Mesçi’nin bestelediği, bu şiirinde olduğu gibi kendi dilinde son bir
film çekti. Fransa’da 1984 tarihinde çektiği Duvar’dan sonra aynı yılın
9 Eylül’ünde henüz 47 yaşını sürerken, Paris’te kansere yenik düştü Ankara
Merkez Kapalı Cezaevi sübyan koğuşu isyanı sonrasında yazılan Soba,
Pencere Camı ve iki Ekmek istiyoruz adlı bir roman ve daha sonra
Duvar/Le Mur olarak değiştirilen Camları Kırın Kuşlar Kurtulsun adlı bir
film kalıyor ondan son olarak. 1981 yılında Türkiye’den kaçarak sığındığı
Fransa’da, yaşamından geriye kalan üç yıllık kısa zaman diliminde yaptığı
işlerden biriydi Duvar filmini çekmek. Sonunda, kahramanları ile
hapishanenin adeta özdeşleştiği Güney filmlerinin son ve en belirgin
örneğini veriyordu. Oyuncu ya da yönetmen olarak birçok filmde
hapishane hep “kötü yazgı”nın, “kıstırılmış olmanın” ya ilk
ya da son
durağıydı. Gerçek yaşamında olduğu gibi filmlerinde de hapishaneyle içiçe
oldu, bu kapalı mekanları kahramanların neredeyse vazgeçilmez mekanı
haline getirdi. Prangasız Mahkumlar’da afdan yararlanan bir mahkum,
İkisi de Cesurdu’da cinayet suçundan yattığı hapishaneden yeni çıkan
bir kişiydi. Zımba Gibi Delikanlı’da çaresizlikten veznedarı soyup,
istemeyerek de olsa adam öldürünce hapsi boyladı. Zavallılar’da hapishane
işsiz, güçsüz ve çaresiz insanlar için bir sığınak, karınlarını doyuracak bir
başka mekan oldu. Baba filminde ise kahramanımız ailesini geçindirmek
umuduyla işlemediği bir suçu üstlenerek gitti mapushaneye. Son filmi
Duvar’da da hapishaneyi öne çıkararak yaşanılan, yaşanmak zorunda
kalınan bir yer olarak filmin ana konusu yaptı.
Yılmaz Güney, aydın kimliğinin sorumluluğunu taşımış ve bedelini
ödemekten kaçınmamıştır.
Büyük usta Onat KUTLAR 'ın bir yazısını aktarıyoruz :
Yılmaz Güney ve Sinemamız
Yılmaz Güney'in sanatsal yaşam öyküsü, sadece Türk Sineması bakımından
değil, dünya sineması bakımından da benzerine pek rastlanmayan özellikler
taşır. Türk ve dünya sinemasında, önceleri tanınmış bir oyunucu iken,
sonradan film yönetmeye başlayan sanatçılar vardır ama sayıları çok
değildir... Ama daha az rastlananı sinema kariyerine popüler filmlerde
aktörlükle başlayıp, sonunda ödünsüz, kaleteli filmler yapan sanatçılardır.
Bu, bir yaşam planı, bir tutku, ömür boyu unutulmayan bir amaç gerektirir.
Yıllarca yüzden fazla filmde aktör olarak rol alan, Türk Sineması'nın en
sevilen star'ı düzeyine yükselen, "Çirkin Kral" adıyla milyonlarca
seyircinin hayranlığını kazanan popüler bir yıldız'ın, günün birinde tüm
ününü, yaygınlığını tehlikeye atarak, ödünsüz, kaliteli filmlerin
yönetmenliğine karar vermesi, çok rastlanan olaylardan değildir. Yılmaz
Güney, sinemada bunu gerçekleştirdi.Bu anlamda Yılmaz Güney, Türk
Sineması'nda yanlızca yöntem olarak değil, aktör olarak da, kendisinden
sonra gelenlere önemli bir örnek oluşturdu. 1970 - 80 arası bir düzine genç
yönetmen, onun ödünsüz ve gözüpek gerçekliğini benimsediği gibi, birçok
genç aktör de, kaliteli filmlerde oynamayı, ilkeli davranmayı benimsedi.
Bu anlamda öncülük, Yılmaz Güney'in sinema sanatımızdaki yerini
konumlarken kullanabileceğimiz en geçerli sözcüktür. Yılmaz Güney bir
öncüydü.Yılmaz Güney'in sinemamıza getirdiği ikinci önemli yeniliğin
kaynağında ise, onun 1970'te yaptığı Umut filmi bulunmaktadır. Türk
Sineması, Yılmaz Güney'den öncede gerçekçi denemeler yapmıştır. Ama bu
filmler, Yeşilçam ın geleneksel abartılı ve melodramatik uslubundan
kurtulamamıştır. Buna karşılık Umut, hem senaryosu ve oyuncularının
olağanüstü başarısıyla, ülkemizin gerçeklerini, kırsal kesimin sert ama
insancıl atmosferini güçlü bir biçimde dile getirmiştir, tüm Türk ve yabancı
seyirciler için inandırıcı olmuştur.Yılmaz Güney'in sinemasındaki üçüncü
önemli özellik, bir tür popüler içtenlik, tutarlılıktır. Mazlum yiğitlik, erkeksi
sevecenlik, utangaç atılğanlık, kurnaz saflık, gerçekçi fantaziseverlik gibi
çelişik duygu, tavır ve değerleri günlük yaşam içinde bir tür senteze ulaştıran
popüler kimlik, en parlak temsilcilerinden birini Yılmaz Güney'de bulmuştur.
Onun her filminde, sadece kendisinin değil, uçsuz bucaksız Anadolu
bozkırlarında yıllarca düşler kurup günün birinde büyük kentlere gene düşler
içinde giren ama o susuz topraklardan da hiçbir zaman kopmayan sayısız
delikanlının tozlu ayak izlerini bulmak mümkündür. Bu yüzden Güney'in
sineması, anlattığı insanların yazgısıyla sıkı sıkıya bağlıdır.
Bu yüzden tematik
bir tutarlılığa, bir öze sahiptir.Bu öze uygun sinema dili ise, Güney'in
sanatının dördüncü özelliğini oluşturur.
Birçok yazı ve söyleşisinde, okurun yüreğine dokunan bir duyarlılıkla
anlattığı gibi, yazğısını paylaştığı gençlerle birlikte o da ilk sinema
kültürünü
kenar mahalle sinamalarında gösterilen Amerikan seriallerinden,
westernlerden almıştır. Gene Anadolu'nun sert gerçekleri ortasında bir
sanatsal eğilim göteren her genç gibi o da Rus ve Amerikan romancılarından
geçerek Orhan Kemal, Yaşar Kemal'le beslenmiştir. Böylece nasıl filmlerin
içeriğinde toplumcu değerlere bireysel kahramancılık içiçe yaşamışsa dilinde
de western dramatik örgüsü ile belgesel gerçekçi anlatım özel bir alaşım
oluşturmuştur.Yılmaz Güney'in altı çizilmesi ve incelenmesi gereken bir
başka konu, feodal ahlaki değerlerle sürekli bir hesaplaşmadır. Bu
hesaplaşmanın serinkanlı bir eleştiriden çok "trajik bir boy ölçüşme"
olduğunu söylemeliyim, Yerleşik ahlak değerleri, töreler öylesine aşılmazdır
ki, tüm insani acılara rağmen kurtuluş yolu bulunamaz. Bu nedenle Yılmaz
Güney'in birçok filminin yapısı melodram olmaktan kurtulur, trağedya'ya
dönüşür.Yılmaz Güney, hem yazar oluşundan gelen beğeni düzeyi, birikimi
ile, bir de adeta sezgisel sinemacı yeteneği ile yönettiği her film de, filmlik
atmosferi orijinal bir biçimde yakalamayı bilmiştir. Hemen hepsi yakın
sinema tarihimizin klasikleri arasında yer alan Umut, Ağıt, Acı, Arkadaş,
Seyyit Han gibi filmler, bugün içinde ilginç değerler taşımaktadır. Ancak bu
noktada, acı bir gerçeği de vurgulamakta da yarar görüyorum: Başta Umut
olmak üzere Türk Sineması'nın son otuz yılda gerçekleştirdiği en önemli
filmleri yapmış, yapıtları toplu gösterilerle dünyanın dört köşesinde sürekli
gösterilen ve Paris'te ünlü Chailot Sarayı'ndaki Sinema Müzesi'nin giriş
kapısını fotograflarıyla süsleyen bu değerli yönetmenimizi genç kuşak Türk
seyircisi tanımaktadır. Avurpa Topluluğu'na girmek için can atan, insan hak
ve özgürlüklerine sayğılı olduğunu her fırsatta ilan eden bir ülkenin en önemli
yönetmenlerinden, sanatçılarından birini yasaklaması kadar yanlış ve çağdışı
bir uygulama olamaz. Türk Sineması ve onun içinde yer aldığı Türk kültürü
bu utancı taşımamalıdır.
Hayat bize mutlu olma sansı vermedi sevgili... Biz kendimizden baska herkesin üzüntüsünü üzüntümüz,
acısını acımız yaptık çünkü. Dünyanın öbür ucunda, hiç tanımadığımız bir
insanın gözyaşı bile içimizi parçaladı. Kedilere ağladık, kuşların yasını tuttuk. Yüreğimizin
yufkalığı kimi zaman hayat karşısında bizi zayıf yaptı. Aslında ne güzel
şeydir insanin insana yanması sevgili... Ne güzeldir bilmedigin birinin derdine üzülebilmek ve çare aramak... Ben,
bütün hayatımda, hep üzüldüm, hep yandım. Yaşamak ne güzeldir be sevgili... Yaşamak ne güzeldir... Sevinerek, severek, sevilerek,
düşünerek... ve o vazgeçilmez sancılarını duyarak hayatın...
Yılmaz Güney
Yılmaz Güney 1937 yılında Adana'nın Yenice köyünde topraksız köylü
bir ailenin çocuğu olarak doğdu. Ortaokul ve Lise öğrenimini Adana'da
tamamladı. Lise yıllarında, bisikletiyle sinemadan sinemaya on altı
milimetrelik film bobinleri taşıyarak sinemaya ilk adımını atar. Sinema
sektörüyle ilk kez And Film'in pursantaj memurluğunu yaparak temas
kurdu. Lise ikinci sınıftaydı. Bu görevi nedeniyle yakın illerde sinemaları
dolaştı, bu dönemde ilk öykülerini verdi. Nihat Ziyalan ve Özdemir İnce ile
bu dönemde tanıştı ve edebiyat dergilerinde öyküleri yayınlanmaya başladı.
1955 yılında liseyi bitirmesinin ardından Ankara Üniversitesi Hukuk
Fakültesi'ne kaydolan Güney, Adana'ya döndü ve Dar Film'de çalışmaya
başladı. İşi için de uygun olduğu için İstanbul'a geçen Güney, İstanbul
Üniversitesi İktisat Fakültesi'ne kaydoldu ve bu dönemde sinemaya ciddi
olarak adım atmasını sağlayan Atıf Yılmaz ile tanıştı. Bu Vatanın Çocukları
ve Alageyik filmlerinde senaryoculuk ve yönetmen yardımcılığı yaparak
kamera arkasında ilk görevlerini aldı. Yılmaz Güney bu dönemde senaryocu,
oyuncu ve yönetmen yardımcısı olarak çalıştı. Oyuncu ve senaryocu olarak
hızla sivrildi. Dönemin siyasal öğrenci hareketlerinin içinde yeralan Güney,
bu dönemde hem sol ile temasını artırdı hem de sinemayla ilişkisi daha
üretken bir zemine doğru yol aldı. Bu dönemde senarist Vedat Türkali,
yönetmen Atıf Yılmaz ve asistanı Yılmaz Güney diğer öğrencilerle olayları
filme çekmenin yollarını konuştular. On Üç adlı dergide 1956 yılında
yayınlanan Üç Bilinmeyenli Eşitsizlik Sistemleri adlı öyküsünde komünizm
propagandası yaptığı gerekçesiyle 1961 yılında hapse mahkum edildi ve film
setinden alınıp götürüldü. 24 ayını cezaevinde geçirdi. Boynu Bükük Öldüler
adlı romanı bu dönemin ürünüdür. Güney, cezaevi günlerini hep biriktirme,
yeni projeler için yoğunlaşma ve siyasal bilincini olgunlaştırma yönünde
değerlendirdi. İlk kez hapse giren Yılmaz Güney, hayatının muhakemesini
yapar, kendini yeniler ve düşünsel yapısını geliştirir. Kendisine bir misyon
biçer, bunu nasıl gerçekleştireceğinin hesaplarını yapar. 63'ten itibaren
yaptığı filmlerde oyuncu olarak giderek artan bir popülarite kazandı ve
beyaz temiz yüzlü jönlerin saltanatını yerlebir etti. Yılmaz Güney bu
dönemde genellikle ezilen, aşağılanan, yenilen ama sonunda isyan eden ve
başını dik tutan kişileri oynuyordu. Güney'in senaryolarını da yazdığı bu
filmlerde izleyiciler bu tiplerle kolaylıkla özdeşleşiyordu. Ancak bu dönemin
filmleri genellikle Yeşilçam kalıpları içinden çıkamadı. Çirkin Kral adı ve
miti bu dönemin eseridir. 1964'te rol aldığı 10 Korkusuz Adam filminde hiç
konuşmayan, sürekli arka cebinde taşıdığı konyağı içen bir ayyaşı canlandırır.
Bu rol, filmde fazla bir önem taşımadığı halde, Yılmaz Güney'in göründüğü
sahnelerde sinema salonları inler. Böylece Yılmaz Güney bir mitos haline
gelmeye başlar ve senarist ve oyuncu olarak birçok filmde görev alır.
Hudutların Kanunu ile başlayan Seyyit Han ile işaretini veren bu süreçten
çıkışın en anlamlı meyvesi ise sinemamızın en önemli yapıtlarından biri olan
Umut oldu.
Umut çıkışı olmayan mutsuz çabaları gerçekçi bir biçimde betimledi.
Güney, Antalya ve Adana Film Festivallerinde aldığı en iyi oyuncu
ödüllerine Umut ile Adana'da aldığı En İyi Film ödülünü ekledi. Türk
sinemasında yer yerinden oynar. Umut, Yılmaz Güney'in
başyapıtlarından biridir. Ayıca Türkiye'de devrimci sinemanın da ilk
ve en iyi örneklerinden biridir. Bu filmi, Acı, Ağıt, Baba, Arkadaş ve
Endişe takip eder. Güney bilinçli bir şekilde toplumsal sorunlarla
uğraşmaya başladığı oranda sansürle de başı ağrımaya başlamıştır.
1972 yılında Mahir Çayan ve arkadaşlarına yardım ettiği için tutuklanan
Güney, bu kez dünyada tanınmış bir sinemacı olarak büyük bir desteği
arkasına aldı. Siyasal bilincinin gelişiminin sonuçlarını çıkar çıkmaz
çekmeye başladığı Arkadaş filminde ortaya koydu. Büyük ilgi gören ve
tartışılan bu film Çirkin Kral'ın kendisiyle olduğu kadar Çirkin Kralcılarla
da hesaplaşması anlamına geliyordu. Bu filmiyle Yılmaz Güney, tarafını
nihai olarak sınıfsız bir dünyanın gerçekleşmesi yönünde belirlemiştir.
1974 yılının 13 Eylül'ünde yaşanan Yumurtalık provokasyonu sonrasında
19 yıl hapse mahkum edildi. Uzun hapislik döneminde çevrilen filmleri
cezaevinden yönetilmeleriyle tarihe geçtiler. Sürecin tümünü yöneten
kişinin "içerde" olduğu bu filmlerde yapım sürecinin kollektivizasyonu ve
filmler için yapılan araştırmalar, okuma ve tartışmalar yeni bir anlayışı
geliştirdi. Endişe, İzin, Bir Gün Mutlaka, Düşman, Sürü ve Yol filmleri bu
dönemin ürünü oldu. 1979'da çekilen Sürü ve 1981 yılında çekilen Yol ile
yurtdışında önemli ödüller alır. Yol, Cannes Film Festivali'nde Altın
Palmiye kazanır. Cezaevinde 7 yıl 1 ay yattıktan sonra Isparta
cezaevinden kaçarak Fransa'ya iltica etti.
“Bana kendi dilinde bir şarkı söyle, Kimin adına olursa olsun, Yeter ki
çığlığın senin olsun, Belki anlamam dediğini ama, kendi dilinde olsun (...)”
Emel Mesçi’nin bestelediği, bu şiirinde olduğu gibi kendi dilinde son bir
film çekti. Fransa’da 1984 tarihinde çektiği Duvar’dan sonra aynı yılın
9 Eylül’ünde henüz 47 yaşını sürerken, Paris’te kansere yenik düştü Ankara
Merkez Kapalı Cezaevi sübyan koğuşu isyanı sonrasında yazılan Soba,
Pencere Camı ve iki Ekmek istiyoruz adlı bir roman ve daha sonra
Duvar/Le Mur olarak değiştirilen Camları Kırın Kuşlar Kurtulsun adlı bir
film kalıyor ondan son olarak. 1981 yılında Türkiye’den kaçarak sığındığı
Fransa’da, yaşamından geriye kalan üç yıllık kısa zaman diliminde yaptığı
işlerden biriydi Duvar filmini çekmek. Sonunda, kahramanları ile
hapishanenin adeta özdeşleştiği Güney filmlerinin son ve en belirgin
örneğini veriyordu. Oyuncu ya da yönetmen olarak birçok filmde
hapishane hep “kötü yazgı”nın, “kıstırılmış olmanın” ya ilk
ya da son
durağıydı. Gerçek yaşamında olduğu gibi filmlerinde de hapishaneyle içiçe
oldu, bu kapalı mekanları kahramanların neredeyse vazgeçilmez mekanı
haline getirdi. Prangasız Mahkumlar’da afdan yararlanan bir mahkum,
İkisi de Cesurdu’da cinayet suçundan yattığı hapishaneden yeni çıkan
bir kişiydi. Zımba Gibi Delikanlı’da çaresizlikten veznedarı soyup,
istemeyerek de olsa adam öldürünce hapsi boyladı. Zavallılar’da hapishane
işsiz, güçsüz ve çaresiz insanlar için bir sığınak, karınlarını doyuracak bir
başka mekan oldu. Baba filminde ise kahramanımız ailesini geçindirmek
umuduyla işlemediği bir suçu üstlenerek gitti mapushaneye. Son filmi
Duvar’da da hapishaneyi öne çıkararak yaşanılan, yaşanmak zorunda
kalınan bir yer olarak filmin ana konusu yaptı.
Yılmaz Güney, aydın kimliğinin sorumluluğunu taşımış ve bedelini
ödemekten kaçınmamıştır.
Büyük usta Onat KUTLAR 'ın bir yazısını aktarıyoruz :
Yılmaz Güney ve Sinemamız
Yılmaz Güney'in sanatsal yaşam öyküsü, sadece Türk Sineması bakımından
değil, dünya sineması bakımından da benzerine pek rastlanmayan özellikler
taşır. Türk ve dünya sinemasında, önceleri tanınmış bir oyunucu iken,
sonradan film yönetmeye başlayan sanatçılar vardır ama sayıları çok
değildir... Ama daha az rastlananı sinema kariyerine popüler filmlerde
aktörlükle başlayıp, sonunda ödünsüz, kaleteli filmler yapan sanatçılardır.
Bu, bir yaşam planı, bir tutku, ömür boyu unutulmayan bir amaç gerektirir.
Yıllarca yüzden fazla filmde aktör olarak rol alan, Türk Sineması'nın en
sevilen star'ı düzeyine yükselen, "Çirkin Kral" adıyla milyonlarca
seyircinin hayranlığını kazanan popüler bir yıldız'ın, günün birinde tüm
ününü, yaygınlığını tehlikeye atarak, ödünsüz, kaliteli filmlerin
yönetmenliğine karar vermesi, çok rastlanan olaylardan değildir. Yılmaz
Güney, sinemada bunu gerçekleştirdi.Bu anlamda Yılmaz Güney, Türk
Sineması'nda yanlızca yöntem olarak değil, aktör olarak da, kendisinden
sonra gelenlere önemli bir örnek oluşturdu. 1970 - 80 arası bir düzine genç
yönetmen, onun ödünsüz ve gözüpek gerçekliğini benimsediği gibi, birçok
genç aktör de, kaliteli filmlerde oynamayı, ilkeli davranmayı benimsedi.
Bu anlamda öncülük, Yılmaz Güney'in sinema sanatımızdaki yerini
konumlarken kullanabileceğimiz en geçerli sözcüktür. Yılmaz Güney bir
öncüydü.Yılmaz Güney'in sinemamıza getirdiği ikinci önemli yeniliğin
kaynağında ise, onun 1970'te yaptığı Umut filmi bulunmaktadır. Türk
Sineması, Yılmaz Güney'den öncede gerçekçi denemeler yapmıştır. Ama bu
filmler, Yeşilçam ın geleneksel abartılı ve melodramatik uslubundan
kurtulamamıştır. Buna karşılık Umut, hem senaryosu ve oyuncularının
olağanüstü başarısıyla, ülkemizin gerçeklerini, kırsal kesimin sert ama
insancıl atmosferini güçlü bir biçimde dile getirmiştir, tüm Türk ve yabancı
seyirciler için inandırıcı olmuştur.Yılmaz Güney'in sinemasındaki üçüncü
önemli özellik, bir tür popüler içtenlik, tutarlılıktır. Mazlum yiğitlik, erkeksi
sevecenlik, utangaç atılğanlık, kurnaz saflık, gerçekçi fantaziseverlik gibi
çelişik duygu, tavır ve değerleri günlük yaşam içinde bir tür senteze ulaştıran
popüler kimlik, en parlak temsilcilerinden birini Yılmaz Güney'de bulmuştur.
Onun her filminde, sadece kendisinin değil, uçsuz bucaksız Anadolu
bozkırlarında yıllarca düşler kurup günün birinde büyük kentlere gene düşler
içinde giren ama o susuz topraklardan da hiçbir zaman kopmayan sayısız
delikanlının tozlu ayak izlerini bulmak mümkündür. Bu yüzden Güney'in
sineması, anlattığı insanların yazgısıyla sıkı sıkıya bağlıdır.
Bu yüzden tematik
bir tutarlılığa, bir öze sahiptir.Bu öze uygun sinema dili ise, Güney'in
sanatının dördüncü özelliğini oluşturur.
Birçok yazı ve söyleşisinde, okurun yüreğine dokunan bir duyarlılıkla
anlattığı gibi, yazğısını paylaştığı gençlerle birlikte o da ilk sinema
kültürünü
kenar mahalle sinamalarında gösterilen Amerikan seriallerinden,
westernlerden almıştır. Gene Anadolu'nun sert gerçekleri ortasında bir
sanatsal eğilim göteren her genç gibi o da Rus ve Amerikan romancılarından
geçerek Orhan Kemal, Yaşar Kemal'le beslenmiştir. Böylece nasıl filmlerin
içeriğinde toplumcu değerlere bireysel kahramancılık içiçe yaşamışsa dilinde
de western dramatik örgüsü ile belgesel gerçekçi anlatım özel bir alaşım
oluşturmuştur.Yılmaz Güney'in altı çizilmesi ve incelenmesi gereken bir
başka konu, feodal ahlaki değerlerle sürekli bir hesaplaşmadır. Bu
hesaplaşmanın serinkanlı bir eleştiriden çok "trajik bir boy ölçüşme"
olduğunu söylemeliyim, Yerleşik ahlak değerleri, töreler öylesine aşılmazdır
ki, tüm insani acılara rağmen kurtuluş yolu bulunamaz. Bu nedenle Yılmaz
Güney'in birçok filminin yapısı melodram olmaktan kurtulur, trağedya'ya
dönüşür.Yılmaz Güney, hem yazar oluşundan gelen beğeni düzeyi, birikimi
ile, bir de adeta sezgisel sinemacı yeteneği ile yönettiği her film de, filmlik
atmosferi orijinal bir biçimde yakalamayı bilmiştir. Hemen hepsi yakın
sinema tarihimizin klasikleri arasında yer alan Umut, Ağıt, Acı, Arkadaş,
Seyyit Han gibi filmler, bugün içinde ilginç değerler taşımaktadır. Ancak bu
noktada, acı bir gerçeği de vurgulamakta da yarar görüyorum: Başta Umut
olmak üzere Türk Sineması'nın son otuz yılda gerçekleştirdiği en önemli
filmleri yapmış, yapıtları toplu gösterilerle dünyanın dört köşesinde sürekli
gösterilen ve Paris'te ünlü Chailot Sarayı'ndaki Sinema Müzesi'nin giriş
kapısını fotograflarıyla süsleyen bu değerli yönetmenimizi genç kuşak Türk
seyircisi tanımaktadır. Avurpa Topluluğu'na girmek için can atan, insan hak
ve özgürlüklerine sayğılı olduğunu her fırsatta ilan eden bir ülkenin en önemli
yönetmenlerinden, sanatçılarından birini yasaklaması kadar yanlış ve çağdışı
bir uygulama olamaz. Türk Sineması ve onun içinde yer aldığı Türk kültürü
bu utancı taşımamalıdır.
Hayat bize mutlu olma sansı vermedi sevgili... Biz kendimizden baska herkesin üzüntüsünü üzüntümüz,
acısını acımız yaptık çünkü. Dünyanın öbür ucunda, hiç tanımadığımız bir
insanın gözyaşı bile içimizi parçaladı. Kedilere ağladık, kuşların yasını tuttuk. Yüreğimizin
yufkalığı kimi zaman hayat karşısında bizi zayıf yaptı. Aslında ne güzel
şeydir insanin insana yanması sevgili... Ne güzeldir bilmedigin birinin derdine üzülebilmek ve çare aramak... Ben,
bütün hayatımda, hep üzüldüm, hep yandım. Yaşamak ne güzeldir be sevgili... Yaşamak ne güzeldir... Sevinerek, severek, sevilerek,
düşünerek... ve o vazgeçilmez sancılarını duyarak hayatın...
Yılmaz Güney
|

|

|